top
GERÇEKLER MASKELENMESİN ÖYKÜ YARIŞMASI

SUNUŞ

JİLET GİBİ BİR SÖZCÜK: ŞİZOFRENİ
Haldun Soygür

Toplum şizofreniye ilişkin yalan yanlış fikirler ve olumsuz önyargılarla dolu…
Birçok insan şizofreninin tedavisi olmayan bir hastalık olduğuna inanır, oysa şizofreni tedavi edilebilir bir hastalıktır.
Birçok insan şizofreni hastalarının asla iyileşmeyeceğine inanır, oysa şizofreni hastaları iyileşebilir.
Birçok insan şizofreni hastalarının cinayet işleyen, saldırgan, zarar verici insanlar olduğuna inanır. Oysa onlar naif, kırılgan kişilerdir.
Hastalığın en şiddetli olduğu dönemde böyle bir olasılık olsa bile, bunun oranı % 10’dur ve bu oran tedavi ile daha da azalır (Planlanarak gerçekleştirilen cinayetlerin tama yakınının  “akıllılar” tarafından işlendiğini biliyor muydunuz?).
Birçok insan şizofreni hastalarının iş yapamayacağına, hiçbir zaman çalışamayacağına, şizofreni hastalarının tembel ve güvenilmez kişiler olduğuna inanır, oysa olanak yaratılırsa yeteneği ölçüsünde her biri üretken olabilir.
Birçok insan şizofreni hastalarının her zaman saçmalayarak konuşan ve ne dediği anlaşılmaz kişiler olduğuna, zaman ne yapacakları belli olmayan kişiler olduğu inanır, oysa bu durum sadece hastalığın aktif olduğu belirli dönemlerde olur, bunun dışında ise bir şizofreni hastasından öğreneceğimiz pek çok şey vardır.

Şizofreninin başarılı tedavisinin ve hastanın yeniden topluma kazandırılmasının önündeki en önemli engellerden birisi olumsuz önyargılar ve damgalamadır.
Aslında burada bir kısır döngü söz konusu olmaktadır.
Damgalama, tedavi olanaklarından yeterince yararlanmayı olumsuz etkilerken, yetersiz tedavi ve hastalığın gidişinin kötü olması da damgalamayı körüklemektedir.
Toplum içinde herhangi bir nedenle damgalanmak ve olumsuz önyargılara maruz kalmak, stres dolu bir yaşam deneyimi anlamına gelir.
Damgalanmış insanlar, önemsiz ve değersiz bir toplumsal kimliğe bürünürler.
Bu değersizlik durumu ve bunu izleyen sonuçlar, damgalanmış insanları şiddetli ve süreğen diğer stres etkenlerinin baskısı altında bırakır.
Damgalanan kişi önyargı veya ayrımcılığın hedefi durumundadır.
Damgalanmış bir grubun üyelerinin alay edilme, dışlanma, ayrımcılık ve şiddet gibi durumları damgalanmamış insanlara göre daha fazla yaşadıkları konusunda somut kanıtlar vardır.
Bu nedenle, damga kişinin benliğine yöneltilen tehditlerin yoğunluğunu ve sıklığını arttırmaktadır.
Damganın ikinci ana özelliği, kişinin toplumsal kimliğindeki değersizliğin farkında olmasıdır. Damgalanmış bireyler, diğer insanların kendilerine değer vermediklerinin, saygı göstermediklerinin, onlar tarafından beğenilmediklerinin farkındadır.
Böyle bir durum damgalanmış bireyin benlik saygısına ciddi bir tehdittir. Damgalanmanın başka bir anahtar özelliği diğer insanların bir bireyin toplumsal kimliği hakkında olumsuz ve kalıplaşmış fikirler yürüttüğü gerçeğidir.
Damgalanmış insanlar, onlara inanmıyorlar olsalar bile, bu kalıplaşmış görüşler tarafından sıklıkla tehdit edilmektedirler.
Bir bireyin, önyargılı bir tutumla muamele görüp görmediği konusunda yaşardığı belirsizlik damgalanmanın önemli bir özelliğidir.
Damgalanmamış insanlar, damgalanmış insanlara karşı besledikleri, gerçek tutumlarını genellikle gizlemeye çalışırlar.
Bunun sonucu olarak, damgalanmamış bireylerin damgalanmış bireylere karşı gösterdiği davranışlar, onların gerçek tutumlarının doğru bir göstergesi değildir.
Damgalanmış insanlar için yaratılan bu belirsizlik, bir stres kaynağıdır.
Damga, strese dolaylı bir biçimde de neden olabilir.
Damgalanmış insanlara karşı gösterilen ayrımcılık, onların hastane, barınma, eğitim ve iş edinme gibi olanaklara ulaşmasındaki zorluklar bunun örnekleridir.
Damgalanmış insanların yaşamları, daha zengin ve statüsü daha yüksek olan insanların yaşamlarına göre daha fazla günlük sıkıntılara ve kronik gerginliklere uğrayabilir.
Damgalanmış insanların toplum tarafından reddedilmesi,  yalnızlığa ve toplumsal desteğin azalmasına yol açabilir.
Uzun yıllardır toplumda var olan şizofreniye ilişkin damgalama eğilimi, dışlayıcı ve ayrımcı tutumları ortadan kaldırmak için çabalıyoruz.
Ne zaman biraz olumlu düşünceler ve tutumlar öne çıksa seviniyoruz, mutlu oluyoruz.
Ne yazık ki bunlar uzun süreli olmuyor.
Kısa bir süre sonra, yeniden “şizofreni damgası”na çarpıyor ve sendeliyoruz.
Sanki jilet gibi bir sözcük şizofreni...
Duyanı ürpertiyor…
Handiyse kanatıyor, uzaklaştırıyor…
Hastalığın kendisi değil ama onu imleyen sözcük kesiyor, can yakıyor.
Sözcüğü mü değiştirmeli?
Hayır, çünkü bu kez de o sözcük damga haline gelecek.
Öyleyse sorun sözcük de değil, kuşaktan kuşağa aktarılarak olumsuz ve korkutucu imgeler çağrıştıran, yalan yanlış öğrenilmiş içeriğinde.
Öte yandan toplumun bu olumsuz tutumu şizofreni hastasını da kanatıyor, yaralıyor.
İki ucu keskin jilet yani!
Çocukluğumuzda eski, güzel, tarihi değeri olan gemileri hurdaya çıkarırlar, yok ederlerdi.
Bunun ortalıktaki söylemi de “gemileri jilet yapmak”tı.
Şimdi “jiletten gemi yapma” zamanı.
Kapuz kabuğundan değil, jiletten gemi yapmak!
Zorlu, yorucu, uzun bir iş…
Jilet gibi bir sözcük olan şizofreni sözcüğünü algılayışımızı –mesela- bir “gemi” gibi algıladığımız gün, gemiler özgürce kalkacak limanlardan…
Şizofreniye ilişkin damgalama eğilimi, dışlayıcı ve ayrımcı tutumları ortadan kaldırmak için verdiğimiz mücadelede en değerli araçlarımızdan birisi sanat.
Damgalanmaya karşı sanat…
Damgalanmaya karşı yazın…
Damgalanmaya karşı öykü…
Hepimize kolay gelsin.

ŞİZOFRENİ

KİŞİLER ARASI İLİŞKİLERİNE GÖRÜNMEYEN DUVARLAR  ÖREN, ANLAŞILMASI  ZOR KIRILGAN BENLİKLERİN HASTALIĞI 
Haldun Soygür

Şizofreni, toplumun büyük bir kesimi tarafından, korku verici, tehtid edici, "delilik"le eş anlamlı, dehşet uyandıran bir sözcük olarak algılanmaktadır. Bu inancı, yıllar boyunca kuşaktan kuşağa aktarılan "deli" öykülerinin yargılayıcı, etiketleyici hatta suçlayıcı atmosferi doğurmuş ve pekiştirmiştir. "Deli" sözcüğü, genel sözlüklerin dar ya da sınırlı kapsamları içinde, aklını yitirmiş olan, akılsal dengesi bozulmuş olan, davranışları aşırı ve taşkın olan, çılgınlık yapan gibi tanımlamalarla anılıyor. Hayatın içinde ise, toplum bu sözcüğe aşağılayıcı ya da küçük düşürücü nitelemeler yüklüyerek, bir bakıma hakaret amacıyla kullanıyor. Bizler, ruh sağlığı çalışanları olarak, şizofreniyi, insanın kişilerarası ilişkiler ve gerçeklerden koparak, kendine özgü bir içe kapanım dünyasında yaşadığı bir ruhsal bozukluk olarak tanımlıyoruz. Bu yalın ve bilimsel ifade her türlü olumsuzlamadan uzaktır, sadece bir tanımlamadır.  Adı ne koyulursa koyulsun, şizofreni, akıl hastalığı ya da başka bir sözcük, yapılması gereken, bu sürecin içindeki kişiyi anlamaya ve kendimizi onun yerine koymaya çalışmak olmalıdır. Şizofrenin tanımlanması ve tedavisinde büyük katkıları olan bir bilim adamının, Silvano Arieti'nin  şu sözlerine yürekten katılıyoruz: "Anlaşılması çok güç bir insanı daha iyi anlamayı ve diğer insanlarla  bütün ilişkilerini koparmak istemesine karşın, onunla ilişki kurmayı öğrenebileceğimizi umuyoruz. Modern psikiyatri biliminin ve gönüllerimizin buluştuğu yer, şizofeni hastası için yardımın bulunduğu ve daha ileri amaçlar için umutların beslendiği, harekete geçirildiği yerdir".

Şizofreni, tahmin edildiğinden çok daha fazla görülen, yaygın bir hastalıktır. Örneğin Amerika Birleşik Devletlerinde her yıl 100.000 yeni şizofreni olgusu ortaya çıkmaktadır. Bu sayı, bütün dünya için, 1,5-3 milyon civarındadır. Yaşam boyu hastalığa yakalanma riski yaklaşık % 1'dir. Ülkemizde henüz nicel bir saptama yapılamamışsa da, bu hastalık için toplumlararası çok büyük bir yaygınlık farkı olmadığı gözönünde tutularak, benzer bir yaygınlıktan sözedilebilir. Şizofreninin yaygınlığını vurgulamak için verilen bu sayılar, hastalığın yarattığı kişisel trajediyi veya izdırabı ifade etmede yetersiz kalmaktadır. Yıllarboyunca görece iyileşen ya da hiç iyileşmeyen hastalar için trjedi sürüp gitmektedir. "Hekimden sorma, çekenden sor" deyişi, hasta ve hasta yakınlarının yaşadığı acıyı içtenlikle tanımlamaktadır.
Aile üyelerinden birisinde hastalık ortaya çıktığında, çoğu kez ilk tepki, şaşkınlık, kabullenemeyiş ve felaket duygusudur. Hastanın hastalığını reddetme özelliğiyle, ailenin hastalığı gizleme-saklama davranışı bir araya geldiğinde, geçen yıllarla birlikte çaresizlik egemen olur. Hastalığın tüm belirtilerini gösterdiği halde, hasta olmadığını iddia eden bir hasta, beliki de tüm hastalıkların tedavisi içinde en zor durumu oluşturur. Aslında daha da zor olanı, toplumun şizofreniyi bir "damga" olarak algılamasıdır. Şizofreni hastası ve ailesi, bu hastalıkla başetme güçlüklerinin yanı sıra damgayı da taşımak zorunda kalır. Toplumun beslediği bu ağır yük, birçok aileyi bu hastalığı perde rakasında gizlemeye iter. Diyelim, hastalık nedeniyle aksyan bir okul ya da iş varsa, bu durum çevredekilere geçici bir dinlenme olarak aktarılır. Evde yaşayan teyze hastaneye yatmak üzere evden ayrılmışsa, aile çevreye teyzenin evden taşındığını söyler. Eğer evin kızı bir intihar girişiminde bulunduysa, aile bunun bir aşk intiharı olduğunu söyler. Hiç bir zaman kızlarının kulağına gelen, bizim duymadığımız sesler tarafından rahatsız edildiğini ve bu seslerin etkisinde kalarak ya da hastalığa dayanamamaktan intihar girişiminde bulunduğunu söylemez. Aile bu hastalığı evin bir odasında saklar ve hiç kimsenin bu hastalık hakkında konuşmayacağını veya bir şey sezinlemeyeceğini ümideder durur. Bu duygular, bir bakıma şizofreniyi yirminci yüzyılın "cüzzam”ı haline getirmiştir. Evin bir odasında gizlenilen hala veya teyze, çocuk ya da yeğen her an keşfedilebilir. "Giz"in açığa çıkışıyla birlikte bir utanç duygusu yaşanır. Aileyi hırpalıyan ve güçsüz bırakan, en az hastalığın kendisi kadar bu dahjmgayı taşıyor olmaktır. Toplumun acımasız bakışları altında, aile bir yandan hastalıkla bir yandan bu damga ile adeta boğuşur.

Bütün bu gizlilik/saklılık ve çaresizlik, bizim toplum olarak konuyu gözardı edişimizden kaynaklanmaktadır. Biz onunla uğraşmayı yadsıdığımız sürece, şizofreninin bireysel ve toplumsal bir sorun olarak boyutu artacaktır. Şizofreni bir beyin hastalığı  ya da hastalıklar grubudur. Bu artık kesin olarak bilinmektedir. Nasıl şeker hastalığı, multipl skleroz, kanser ya da kalp hastalığı bilimsel ve biyolojik konularsa, şizofreni de o derece bilimsel ve biyoljik bir konudur. Düşünce bozukluğu, sanrılar, varsanılar, duygulanım ve davranış bozuklukları gibi beyin hastalığı belirtileri gösterir. Belirtilerin insanın duygusal ve düşünsel yaşamı ile ilgili olması ve örneğin kolda ya da bacakta felç, çift görme veya his kaybı gibi "somut" (elle tutulur, gözle görülür) olmaması, bu belirtilerin anlaşılırlığını ve kabulünü zorlaştırmaktadır. Ancak bu durum diğer ruhsal bozukluklar için de söz konusudur. Şizofreninin tanı, ayırıcı tanı, gidişi ve tedavisinde kültürel farklılıkların büyük önemi olmakla birlikte, şizofreni belirtilerinin birçoğu evrensel özellikler taşır. Örneğin etkilenme sanrıları gibi bir belirti grubu, sanrının içeriği yerel ya da kültürel özellikler taşısa da, Amerikalı, Japon ya da Türk bir hastada aynı karakteristiklerle gözlenmektedir. Yinelemekte yarar var: şizofreni bir beyin hastalığıdır. Hakkında hala bilmediklerimiz olsa da, bu hastalıkla mücadelenin ve başa çıkabilmenin yolu, bilgi birikimimizi hastalar ve yakınlarıyla paylaşmak ve elden geldiğince bilgilenmeyi arttırmaktır. Bu çaba, merakımızı giderici bir entellektüel bir egzersiz değildir. Amaç, şizofreni hastalarına yardım edebilmenin temel koşulu oaln ilgi, sevgi ve eşduyum zeminini oluşturmaktır.

Şizofreni hastasıyla aramızda sanki görünmeyen bir duvar vardır. Kişi sanrıları ve varsanıları ile, bir anlamda kendisine yeni ve farklı bir dünya kurmuştur. Duvar nasıl aşılır, o dünyaya nasıl ulaşılır? Onu anlamanın ve nasıl yaşadığını öğrenmenin biricik yolu, onu dinlemektir. Gerçek anlamda bir dinleme ise, ilgi, sevgi ve eşduyum varlığında mümkündür. Eşduyum, o kişinin yerine kendimizi koyabilmemiz, o durumda onun duygu ve düşüncelerini anlamaya çalışmamızdır. Kişinin kendini bir şizofreni hastasının yerine koyabilmesi çok güç bir girişimdir. Çünkü tüm hastalık süreci diğer insanlara müphem, yabancı ve korkutucu gelir. Torrey bu konuda şunları söylemiştir: "Hastalığa yakalanmış olmak başlı başına kötü bir şeydir. Bu hastalığa hiç yakalanmamış olanlarımız kendimize sormalıyız, eğer beynimiz bize oyun oynamaya başlasaydı, eğer başkalarının işitmediği sesler bize bağırsaydı, eğer duyguları hissedebilme ve mantıklı düşünme yetimizi kaybetseydik neler  yaşardık? Böyle bir durum herkes için kesinlikle taşınması ağır bir yük olurdu. Üstelik en yakınımızda bulunanlar, bizden uzaklaşıp, bizi gözardı etmeye başlasalardı, söylediklerimizi işitmeseler, yaptıklarımıza önem vermeseler neler hissederdik? En çok sevdiğimiz insanlar hergün yaptığımız davranışlardan utanç duysalardı neler hissederdik?".

Kendimizi şizofreni hastasını yerine koyabilmek, hastalığı anlamamıza olanak tanır. Hastalık anlaşıldıkça, korku ve dehşet yaşantılarından uzaklaşıp, çözüm üretme şansı doğar. Bütün o ürpertici sanrıların, varsanıların nihayet birer belirti olduklarını kavramak, acı ve üzüntü verse de tedavi yolunda önemli bir değişimdir. Bu hastanın kişiliği ve iç dünyasını yok saymak anlamına gelmez. Tersine onun geçekten yaratıcı ve içten süreçlerinin kımıldanmasına izin verir. Şizofreni, yaygınlığı ve şiddetine karşın, toplum tarafından çok az dikkat çekmektedir. Şizofreni bütün kronik hastalıklar içinde en pahalı olanıdır. Büyüme ve eğitim yıllarını olağan bir biçimde geçiren ve tam üretken olacağı sırada hastalanan bir insan, hem bireysel hem hep toplumsal anlamda ciddi bir sarsıntı yaratır. Sorunun önemi yeterince ortada olmasına karşın, ruh sağlığı çalışanları için bile yeterince önceliğe sahip değildir. Bu noktada herkes için içten ve üretken bir işbirliği zamanının geldiğine inanıyoruz.  

ÖYKÜ YARIŞMASI

KATILIM KOŞULLAR

1. Yarışma, amatör, profesyonel her yaştan, tüm şizofreni hastalarına açıktır.
2. Öykü konusu serbest olup, her katılımcı en fazla iki öyküyle yarışmaya katılabilir. Eserler, ödül alsın ya da almasın iade edilmeyecektir.
3. Yarışmaya katılacak eserlerin daha önce basılı olarak yayınlanmamış olması ve dijital ortamda hâlihazırda yayınlanmıyor olması şartları aranır. Eserlerin bu kurala uymadığı tespit edilirse yarışma dışı bırakılacaktır.
4. Başvurular Şizofreni Dernekleri Federasyonuna bağlı tüm derneklerden ya da direk federasyonun kendisine şahsen yapılabileceği gibi internet üzerinden de yapılabilecektir. Öyküler makul uzunlukta bilgisayarda yazılıp, elden teslim edilebilir ya da elektronik mektup yoluyla yarisma@gerceklermaskelenmesin.com adresine gönderilecektir.
5. Yarışmacılar, kısa özgeçmişlerini yazdıkları mektuplarına, yarışmaya katılacak olan öykülerini MS Word dokümanı olarak hazırlayarak ekleyeceklerdir. (hastalık tanısı nerede ve hangi hekim tarafından konulmuştur, ne gibi tedavi süreci yaşanmıştır…vs bilgiler eklenmelidir)
6. Yazarlar, yarışmaya katılan yapıtlarının ödül kazansın ya da kazanmasın, yayınlanmaya değer bulunması halinde, ek bir telif hakkı iznine gerek kalmadan yayınlanmasını kabul etmiş sayılırlar.
7. Son Katılım Tarihi: 28 Şubat 2011

Yarışmada Değerlendirmeye Alınmayacak Olan Öyküler:
• Yazar olarak altında imzası bulunan kişiye ait olmayan, bir başkası tarafından yazıldığı halde kısmen veya tamamen kopyalanıp yarışmaya gönderilen öyküler,
• Bir öykünün kısmen veya tamamen kopya olduğunun anlaşılması durumunda, gerçek yazara bilgi verilir ve yasal takip yapmak istemesi durumunda kopyalayana ait her türlü bilgi kendisine iletilir.
• Telif hakları tamamen bir başkasına veya bir kuruluşa devredilmiş olan öyküler,
• Yarışmaya gönderilecek olan öykülerin telif haklarının tamamıyla başvuran yazara ait olması gerekmektedir.

ÖDÜL:
Birincilik ödülü     : 2.500 TL
İkincilik ödülü      : 1.500 TL
Üçüncülük ödülü : 1.000 TL

*İlk 10’a giren öyküler bir kitapta toplanacaktır.

ARŞİV ve BASIN ODASI

İLETİŞİM

 

Şizofreni Dernekleri Federasyonu
Meşrutiyet Caddesi 46/10 Kızılay/ ANKARA
Telefon     : 0312 431 31 50
Faks          : 0312 431 31 51
E-Posta     : yarisma@gerceklermaskelenmesin.com

Guide İletişim
Burcu Nur Çitoğlu
Süleyman Seba Cad. Acısu Sok. Sarp Apt. 2/9 Maçka
Telefon     : 0212 327 84 86
Faks          : 0212 327 84 89

 

JÜRİ ÜYELERİ

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Tuncel Kurtiz

Tuncel Kurtiz

1 Şubat 1936, Bahçecik, Kocaeli doğumlu. Sinema ve tiyatro oyunculuğunun yanı sıra yönetmen, yapımcı ve senarist. Üniversitede kısa bir süre hukuk fakültesinde, daha sonra ise filoloji, felsefe, psikoloji ve sanat tarihi bölümlerinde okudu; ancak hiçbirinden mezun olmadı İlk kez 1959 yılında Dormen Tiyatrosu'nda oyunculuğa başlamış olan sanatçının ulusal ve uluslar arası birçok ödülü bulunmaktadır.

Erdoğan Aktaş

Erdoğan Aktaş

1967 Yılında İstanbul'da doğdu, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümünden mezun oldu. Üniversite yıllarında, çocukluk hayali olan gazeteciliğe adım attı. Çeşitli gazetelerde muhabirlik yaptıktan sonra, televizyon haberciliğine geçti. Bu süre zarfında, dünyanın birçok bölgesinde, çok önemli haberleri muhabir olarak takip etti. Sekiz yıl görev yatığı NTV'de Yakın Plan programını hazırlayıp sundu. 2005 yılında Star TV Haber Genel Yayın Yönetmeni olarak görev aldı. Halen ATV Haber Genel Yayın Yönetmenliği görevini sürdürüyor.

İpek Kadılar Altıner

İpek Kadılar Altıner

Hacettepe Üniversitesi'nde Turizm İşletme, Wimbledon School of Art'da İngilizce eğitimi aldı. Staj dönemini Panam, GGS Gönüllü Gençlik Servisi ve European Youth Centre'da tamamladı. Avrupa Konseyi çatısı altında Kadın konulu kültür değişim programlarında yer aldı. 1990-1997 yılları arasında Karya Business Services'de Tercüme Departman Müdürlüğü, İnfra Business Services'de Sanat ve İşletme Danışmanlığı görevini sürdürürken P&G, Sanipak, Shell, Bayer, 3M, Fako, Singer, IBM, Burla gibi şirketlere hizmet verdi. Zaman Yönetimi, Kriz Yönetimi, Kültür Değişimi konularında pek çok kişi ve kuruma eğitim verdi. End Prodüksiyon'da Genel Müdür Yardımcılığının yanısıra "Riziko", "Altına Hücum" , "Hedef 4" adlı yarışma programlarında Genel Koordinatörlük yaptı. 1997-2000 yılları arasında Beşiktaş Belediyesi Akatlar Kültür Merkezi'nin Genel Koordinatörlük görevini üstlendi. On yıllık dönemde pek çok tiyatro oyununun ve sahne performansının prodüktörlüğünü yaptı. Kurulduğu 2000 yılından bu yana Bizim Stüdyo'da ve bir Bizim Stüdyo markası olan Tiyatro Kedi'de Sanat ve İletişim Danışmanlığı yapmaktadır. Yüzün üzerinde şarkı sözünün de yazarıdır. Kamelyalı Kadın, Casablanca, Müzikaldeki Hayalet ve Çalıkuşu'nu oyunlaştırmış, pek çok kurum ve prodüksiyon şirketine öykü, senaryo ve şarkı tasarlamış olan İpek K. Altıner'in "Hatırlar mı Beyazı" adlı bir romanı vardır.

Deniz Yüce Başarır

Deniz Yüce Başarır

1966 İstanbul doğumludur. Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji bölümünde okurken başladığı seslendirme ve çevirmenlik mesleğini uzun yıllar sürdürdü. Reklam ajansında, çeşitli televizyon programları ve belgesellerde metin yazarlığı, danışmanlık yaptı. CNNTÜRK’te kendi hazırladığı Kitapça adlı programı sundu. 2004-2007 yılları arasında Doğan Kitap’ta önce editör daha sonra pazarlama direktörü olarak çalıştı. 2007 yılından bu yana da çocuklara kitabı sevdirmeye yönelik projeler hazırlıyor. Mayıs 2009’da Doğan kitap ailesine yeniden, bu kez yayın direktörü olarak katıldı. Evlidir ve 5 yaşında Hazan adında bir kız çocuğu annesidir.

Haldun Soygur

Haldun Soygur

21 Ekim 1960’da Samsun’da doğdu. Tıp eğitimini Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesinde yaptı. 1990 yılında psikiyatri uzmanı oldu. Prof.Dr.Abdülkadir Özbek yönetiminde Uberlingen Moreno Enstitüsü’nden yedi yıl süreyle sosyometri, psikodrama ve grup psikoterapisi eğitimi aldı. 1996’da psikiyatri doçenti, 2002’de psikiyatri klinik şefi oldu. Aynı yıl Ankara Onkoloji Eğitim ve Araştırma Hastanesi Psikiyatri Kliniğini kurdu. 2005’de Farmakoloji Bilim Doktoru ünvanını aldı. 2000 yılında Psikiyatride Readaptasyon Çalışmaları Ord.Prof.Dr.Mazhar Osman Uzman birincilik ödülünü kazanan Dr.Soygür, bilimsel sunumları ile 7. Ulusal Konsültasyon Liyezon Psikiyatrisi Kongresinde üçüncülük ödülü, 41.Ulusal Psikiyatri Kongresinde ikincilik ödülü, 43. Ulusal Psikiyatri Kongresinde Duygu Durum Bozuklukları En İyi Araştırma ödülüne layık görüldü. Asistanlığından itibaren çeşitli bilimsel örgütlerin kuruluşlarında görev aldı. Psikiyatri Asistanları ve Uzmanları Derneği Kurucu Yönetim Kurulu Üyeliği, Türkiye Psikiyatri Derneği Kurucu Üyeliği, Ankara Şizofreni Hastaları ve Yakınları Dayanışma Derneği Kurucu Yönetim Kurulu Üyeliği ve Türk Tabipleri Birliği Etik Kurulu Üyeliği görevlerinde bulundu. 2005 yılında yayımlanan “Şizofreni: Seler, Yüzler, Öyküler” adlı kitabın ve Türkiye Psikiyatri Derneği tarafından 2007 yılında yayımlana “Şizofreni ve Diğer Psikotik Bozukluklar” kitabının editörlüğünü üstlenmiştir. 2005 yılında yayımlana “Kış Bakışı” adlı bir şiir kitabı vardır. Ayrıca 2008 yılında yayımlanan Fikret Ürgüp’ün “Tüm Hikayeler”ini kapsamlı bir biyografi çalışması ile yayına hazırlamıştır. Halen Türkiye Psikiyatri Derneği Şizofreni ve Diğer Psikotik Bozukluklar Çalışma Birimi Koordinatörlüğü, Klinik Nöropsikofarmakoloji Derneği Yönetim Kurulu Üyeliği, Psiko- onkoloji Derneği Yönetim Kurulu Başkanlığı ve Türkiye Şizofreni Dernekleri Federasyonu Yönetim Kurulu Başkanlığı görevlerini yürütmektedir. Özellikle şizofreni, stigmaya karşı mücadele, psiko-onkoloji ve psikonöroimmünoloji alanlarında çalışan Dr. Soygür, Association of European Psychiatry, European College of Neoropsychopharmacology, Psychoneuroimmunology Research Society, Schizophrenia International Research Society ve International Psycho-oncology Society derneklerinin aktif üyesidir. Ulusal Kanser Danışma Kurulu Psikososyal Alt Birimi Başkanlığını sürdürmektedir. Halen Ankara Onkoloji Eğitim ve Araştırma Hastanesi Psikiyatri Klinik Şefi olarak görev yapmaktadır.

Dr. Erhan Baş

Dr. Erhan Baş

1983 yılında İstanbul Tıp Fakülte'sini bitiren Erhan Baş 1993 yılında Boğaziçi Üniversite'sinden Biomedikal Mühendisliği master derecesini almıştır. Daha sonra 1994-1995 yıllarında Boğaziçi Üniversitesi ''iş idaresi'' sertifika programını ve 1999-2000 yıllarında da Marmara Üniversitesi ''stratejik işletme yönetimi'' sertifika programını bitirmiştir. En son olarak 2000 yılında Harvard Business School' da ''Genel Müdürlük '' 2002 yılında London Business School'da '' Senior Executive Programme'' 2006 yılında ise Wharton Business School'da ''Executive Development Programme'' eğitimlerini alan Erhan Baş 1990 yılında Product Manager olarak başladığı ilaç sektörü yaşamına çeşitli kademelerde yönetici olarak devam etmiştir.Mesleki hayatını Bilim İlaç Sanayi ve Ticaret A.Ş.' de genel müdür olarak sürdürmektedir. Sporcu bir geçmişi olan Erhan Baş 1978-1984 yılları arasında Beşiktaş Basketbol A takımında Profesyonel olarak basketbol oynamıştır. Halen birçok sivil toplum kuruluşunda görev almaktadır.

Mario Levi

Mario Levi

1957 yılında dünyaya geldi. 1975 yılında Saint Michel Lisesi’nden, 1980 yılında, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Fransız Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu. İlk yazıları Şalom Gazetesi’nde yayınlandı. Bu yazılarını daha sonra Cumhuriyet Gazetesi, Stüdyo İmge, Milliyet Sanat, Gösteri, Argos, Gergedan, Varlık gibi yayın organlarındaki yazıları izledi. Yayınlanan ilk kitabı “Jacques Brel: Bir Yalnız Adam” (1986) adını taşır. Bu kitap üniversiteyi bitirme tezinin romanlaştırılmış şeklidir. İlk hikâye kitabı “Bir Şehre Gidememek” ise 1990 yılında yayınlanır. Hemen hemen her ilk eser gibi, otobiyografik özellikler taşıyan bu kitap, yazarın hem bazı aşkları, hem de çocukluk ve ilk gençlik yıllarıyla hesaplaşması gibidir. Kitap o yılın Haldun Taner Öykü Ödülü’nü kazanmıştır. 1991 yılında yayınlanan ikinci hikâye kitabı “Madam Floridis Dönmeyebilir”de İstanbul’un azınlık çevrelerini ve topluma uyum sağlamakta zorlanan insanlarına yer verir. 1992 yılında “En Güzel Aşk Hikâyemiz” adını taşıyan ilk romanı yayınlanır. Bu roman kırık bir aşk anısını anlatmak ister gibidir. Yazar okura şu soruyu sordurtmak ister gibidir: Yoksa en güzel aşk, yaşanmayan ve hayallerle beslenen aşk mıdır? Sonra araya uzun bir sessizlik girer. “İstanbul Bir Masaldı” adındaki hacimli romanı 1999 yılında yayınlanacaktır. Bu kitap da yirmili yıllarla seksenli yıllar arasında İstanbul’da yaşamış bir Yahudi ailesinin hikâyesidir. Şehrin öteki azınlıklarından kahramanlar bu hikâyede de görünür. Herkes hayalleri, kırgınlıkları, yalnızlıkları, umutları ve itilmişlikleriyle bir arada yaşamıştır… Üçüncü roman “Lunapark Kapandı” 2005’te yayınlanır. Bu kitapta da yasak bir aşk anlatılmaktadır. Düzenini kurmuş, kırklarının ortalarında bir reklam yazarı, otuzlarında genç bir kadına aşık olur. Olaylar böyle gelişir ve roman ilerledikçe bir kadının acılı hikayesine dönüşür. Aynı yıl “Bir Yaz Yağmuruydu” adlı kitap da yayınlanır. Yazar bu kitabında, 1984-2004 yılları arasında gazete ve dergilerinde yayınlanmış yazılarından bir seçmeyi bir arada getirmiştir. Bu yazılar bir ara metinle birleştirilmiştir. Bu ara metinde de yazar hem yazıları hakkında otobiyografik bilgiler verir, hem de bu yazılarını değerlendirir, dahası bu yazılarıyla yüzleşmeyi göze alır. Mario Levi, yazarlığın yanı sıra, Fransızca öğretmenliği, ithalatçılık, gazetecilik, radyo programcılığı, reklam yazarlığı gibi meslekler de yapmıştır. Yeditepe Üniversitesi’nde ders vermeye devam etmektedir. Ayrıca yazı atölyelerinde, bu yola gönül vermiş insanlara Yazı Yaratımı dersleri de vermektedir.